24.05.2008
22.05.2008
Kavramlar üzerine tartışırken ağzın gözün eğilmesi olayı
Uzun bir aradan sonra gördüğün kişilerle arandaki mesafe, o uzun aranın koyduğu km'lerle ölçülür. Ama o km'lerin aradan çıkarılması için önce eski günler yad edilmeye çalışılır. Bu da olmayınca km'ler arttıkça artar. Tabi bu km'lerin söze getirilmesi birazcık yumuşatır iki tarafı da. Üstünü kapatıp konuşmamak kadar ölçülemeyen uzaklaşma yoktur. Her şeyi açıklıkla açıklayan taraflar huzuru km hayatın km taşlarından biri yapar.
Huzur dediğimizin birazcık da ihtiyaç olduğunu varsayarsak, aslında ona giden yolların adresini bulmak çok da zor olmaz. Mesela karşıdakinin kırılacağını düşünmeden söze gelen pek çok sözcük bizi tabularımızı yıkmaya götürür. Kenarda kıyıda veya halının altında bulunan pek çok pislik gün yüzüne çıktıkça bir rahatlama gelir. Ama şunu kabul edelim ki her iki taraf da önce bi posta üzülür. O postayı postalamak yine bu iki kişinin görevidir. 'Tatlıya bağlamak' dediğimiz şey konuşarak, tartışarak, bağırmayarak elde edilir ya da bu cümleye 'reddetmeyerek' eklemek de doğru bir sözcük seçimidir.
tatlıya bağlamak = huzur = açık olmak =
konuşmak, konuşmak, konuşmak....
ağzı gözü eğilen kişi
Tospağa.
17.05.2008
O da ne?
O da ne?
-Siyah bir perde.
-K.çını göstermiş bi hatuna uygulanmış sansür fotosu.
-Bip bip yaparak ordan oraya koşan deve kuşunun hazırladığı 1000TNT tuzaklarından biri.
anlayamadığın bir insan.
Ağzını açmış gök yüzüne bakıyor ve seni düşünüyor şu an.
Ama tabiki sen göremiyorsun an ve an.
Çünkü o bir kapalı kutu...
-Neden?
Çünkü sadece sorduğunda anlarsın.
Hep sorman lazım, hep takip etmen lazım.
Bekleme kendiliğinden gelişmesini.
Kendiliğinden o kutunun insana dönüşmesini.
Hani bu onun en büyük meziyeti ya.
Hani belki o böyle çok çok mutlu ya...
Hani kutu olduktan sonra insana benzemesi
çok zor bir de bunu anlasa ya...
15.05.2008
patlamış mısır olasım var

geçenlerde masada yalnız otururken etrafın seslerinin cümbüşünü umursamazken -ki zaten duymak istesem de duymazken bir kez masanın üstündeki biranın çalkalandığını hissettim.
deprem?
-hayır.
yanına birisi oturdu ve o koca g.tüyle masayı yerinden oynattı?
-hayır, hayır.
elimden düşen patlamış mısır bardağa
kendini bırakmış öylece güvenle.
biraz da ben kafayı bulayım demiş.
-vay hain!
bardağa kendimi güvenle bırakıp ordan seyredesim var.
patlayıp patlayıp kendi içimde biriktirdiğim
o mısır tanesinden çok daha farklı bembeyaz
ve en önemlisi de 'patlamış' bir hale getirip
kendimi bira bardağına bırakasım var.
benim de!
13.05.2008
önce ben sonra siz

Geçen sene bu zamanlar neler yaptığını hatırlamak gibi anlık bir süre içinde 'şimdiki bu zamanlar' da geçiyor. Gelecek seneye bugünü anımsarken ondan önceki seneyi düşünüyordum demeyeceğim. Ama her yıl bir mayıs ayı bana beni anımsatan bir ay olarak kalacak.
Taktım bu ara aynalara. Kendime tuttukça insanların kendisine de tutmasını da istiyorum. Bunun için önce ben, sonra siz. Bunu çok ama çok iyi biliyorum!
Ben özeleştri yaparsam, siz de yapmaya başlarsınız. Ben kendimi parçalarsam ve deşiştirirsem, siz de yaparsınız. O yapıyor dersiniz. Ben de yapmalıyım belki dersiniz. Bugüne dek hep dediniz, inşallah şimdi de dersiniz.
Sözcüklere gücünü nefretten lokal yolla işleme süreci tamamlandı
Sözcüklere gücünü nefretten lokal yolla işleme süreci tamamlandı.
08.05.2008
Ayak izleri,Yabancının gölgesi

Hiç bilmediğin bir yerde, tanımadığın insanlarla birarada olunca insanlardan önce mekanı incelersin. Sonra insanlara kayar gözün. Süzersin. Ama tek tek, detay detay. Ben ilk önce ayakkabısına baktım. Bakarım. Temiz veya kirli, eski veya yeni diye değil sadece baktım. Bakarım. Ve aslında gözler kadar ayna olan o ayakta takıldım kaldım. Yürümüyor, oturuyor oluşu ya da hareketli oluşubeni cezbetmedi belki ama aynı yerde 1 dk'dan fazla kalan ayaklara karşı ayrı bir ilgi duyuyorum. Duydum. Hele de baktığını görmesine rağmen, ayakları etki-tepki misali bir kıpırdanma göstermemişti ki. Rahattı. Hiç bilmediği bir ortamda, tanımadığı insanların arasında rahattı. Tedirginlik yansımamıştı vücuduna öyleyse içinde de yoktu.
Sonra ansızın birinin kalkışını gördüm kafamı çevirdim. Başka birisinin bakışı onu rahatsız etmişti. Ben değildim. Sonra tekrar döndüm o sakin, ruhsuz ayaklara... Tanıdık geldi bi an. Kafamı kaldırmadan az evvel gördüğümkü kadar yabancı değildi. Samimiydi. Hatta hareket etmeye başlamıştı. Yavaş, yavaş. Yine oturuyordu bu ayakların gövdesi belli. Bir noktaya kadar kafamı kaldırdım. Manzara şaşırtıcı idi. Göğüslerine dek görebildim. Daha yukarısı acı veriyor beni kasıyordu. Olmadı göremedim. Tekrar ayaklarına döndüm. Hareket hızlanmıştı. Sanki o da benimle birlikte kasılmıştı. Görmemi istiyordu belki de. Sonra bir yabancı yanaştı yanıma aynı yabancılıktaki ortamda. Ben ayakların sahibinin yüzüne bakmak isterken kaldırdı kafamı, yüzüne doğrultu yüzümü. Bu kez tedirgindim. Dedim hayır bu o ayakların sahibi değil. Ayakları kadar sakin değil yüzü bir hayli öfkeli, gergin. Eline aldığı aynayı tuttu yüzüme:
-Bak gör bu kadar yabancının içinde seyrettiğin ayakların sahibini. Acizsin sen. Kendin kendine yetemedin bak kendi yüzünü göremedin. O kadar yabancının arasına girmeden evvel yapman gerekeni yapmadın. Kendini tanıyamadın...

